gulsehir.org.tr


Sağcılık-Solculuk

Tarih: 10-01-2016 22:40
1963 Okunma

Sağ ve sol kavramı toplumsal yapıda önemli bir rol oynar. Bireyler kendilerini bu kavramlar ile özdeşleştirerek toplumda bir taraf seçerler. Aslında sosyal bir kavram olmasına karşın sağ ve sol, bireyin psikososyal durumunu da ortaya koyar. Bireyin vasfını ve keyfiyetini şekillendirir. Kısacası bu kavramlar insanların hayat tarzını ve hayat görüşünü tayin eder.

Sağ ve sol kavramı, siyasi literatürde kullanıldığı gibi, dini imgeleri ayırt etmede de belirleyici rol oynamıştır. Ancak her ikisi arasında anlam ve kavram açısından büyük farklar mevcuttur. Toplumumuzda bu farklar göz ardı edildiğinden veya farkına varılamadığından, iç içe geçmiş bir kavramlar dizisi olarak insanlar tarafından yanlış ve hatalı varsayım ve izdüşümlere saplanılıp kalınmaktadır. Siyasetteki sağ-sol kavramlarıyla hiçbir ilgisi bulunmayan dindeki sağ ve sol kavramları, yanlış algılamalarla olumlu veya olumsuz propagandalara da alet edilmektedir.

Sağ ve sol nasıl ortaya çıkmıştır?

Bu kavramlar siyasi olarak tarihi süreçte, 18. yüzyılın sonlarındaki Fransız Devrimi sonucu oluşan parlamento yapısından ileri gelmiştir. İki ayrı düşünsel yapıdaki parlamento grubunun parlamento başkanının sağına ve soluna oturması ile başlayan siyasi konumlanma, daha sonraki süreçte Avrupa'da ve ardından ülkemizde insanların siyasi görüşünün tanımlanmasına yol açmıştır. Fransız parlamentosunda sağ cenahta oturan siyasi grup, hiyerarşik ve gelenekçi düzeni savunan, yani kralcı, aristokrat, ruhban ve zengin sınıf taraftarıydı. Sol cenahta oturanlar grubunda ise yoksul halktan, emekçiden, işçiden ve köylü sınıftan yana olanlar bulunuyordu. Sağ cenahtakiler tutucu, muhafazakar, mevcut düzenin devamından yana olan ve değişime kapalı, toplumun sermaye sahibi üst tabakasının haklarını savunan gruptu. Sol cenahtakiler ise sosyal adaletçi, yenilikçi ve yoksul halktan ve köylüden yana politikalar uygulanmasını isteyen, ilerici görüşleri benimseyen gruptu. Zamanla, Fransız parlamentosundaki grupların oturum düzeninden ortaya çıkan sağ ve sol kavramları, özündeki bazı değişim ve sapmalara rağmen yayılarak dünya siyaset sahnesinde kullanılmaya başlanmış ve toplumların yönetim düzeninin özelliğini belirlemiştir.

Şimdi sağcılığı ve solculuğu biraz daha açalım.

Günümüzde sağcılık yönetimde ekonomik olarak sermayeden yana olan kesimi ifade etmektedir. Kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi sağcılığın ön koşuludur. Sermayeden yana tavır alınarak patronların yararı doğrultusunda ekonomi politikasına yön verilir. Muhafazakarlık ise sağ görüşün ana toplumsal yapısını oluşturur. Mevcut düzeni, gelenekleri, adet ve töreyi, alışkanlıkları olduğu gibi korumayı ve tutuculuğu benimsemiştir. Sağcılar, toplumdaki ekonomik ve sosyal eşitsizliğin olağanlığını açıklamak için doğal, ilahi ve ulvi hukuku öne sürmektedirler.

Nitekim sağcı görüşte olanlar dini ve milli duyguları öne çıkararak, ekonomik düzeyi geri plana iterler. Ekonomi politikalarında halkın milli gelirden eşit pay almasını sağlamaktan çok, hamasi ve dini söylemlerle geniş kitleleri istedikleri yönde kanalize ederler. Avrupa ülkelerinde milliyetçi ve Hıristiyan eksenli partiler sağcı olarak nitelendirilirler. Sağcılıkta dinsel, ırksal, kültürel ve ekonomik durumlardan kaynaklanan sosyal tabakalaşma olağan görülür.

Solculuğun ana amacı ise, özü itibarıyla ekonomi politikasında halkın gelir seviyesini gözetmesidir. Solculukta sosyal politikalar önem kazanır. Toplumda sosyal adaletsizlik ve sosyal eşitsizlikleri gidermeye çalışan bir görüş açısıdır, sol... Bundan dolayı sermaye yararına olan mevcut düzenin devamını istemez, onu emekçi yararına değiştirmeyi, özellikle de kültürel ve sosyal yenilenmeyi, ilerlemeyi ve gelişmeyi savunur. Bilinçli bir toplum oluşmasına çalışır.

Dolayısıyla solcular seküler ve laik bir dünya görüşüne sahiptirler. Sağcılarda olduğu gibi hayatlarını dini ve milli kalıpların içine almazlar. Daha çok reformist yapıdadırlar ve demokratik değerleri benimserler. Bu açıdan bakıldığında, onlar dogmatik kurallardan ari olup, bilimi rehber olarak kabul ederler.

Solcular, milli gelirin adil ve eşit biçimde dağılması gerektiğini gözetir, sağcılığın sermaye yararına olan ekonomi politikası yerine, alt sınıfların sömürülmesinin önüne geçecek politikaları uygularlar.

Sağcılık ve solculuk arasındaki bariz farklar bunlar olmakla birlikte, bazen farklı ülke, farklı toplum, farklı kültür veya farklı dönemlerde sağcılık ve solculuktaki birçok ögenin birbiri içine geçtiği de olabilmektedir. Ancak bunlar lokal ve dönemsel özelliklerdir. Genel olarak, anlattığımız sağcılık ve solculuk kavramlarının mahiyetini ve özünü değiştirmezler.

Sağcılığın ve solculuğun dereceleri nelerdir?

Hem sağcılık, hem de solculuk önem verdikleri konu ve alanlara binaen çeşitli derecelere ayrılmışlardır. Her iki hayat görüşünün birbirine yakın ve merkezde, yani genel kabul edilebilir sınırlar içinde olanları ile aşırı olanları mevcuttur.

Sağ, Merkezden başlayarak, Liberalizm, Muhafazakarlık ve Faşizm olarak derecelenmiştir. Merkez Sağda politikalar Merkez Sola çok yakındır. Liberalizmde var olan sınırsız ekonomik özgürlük, sermayenin tekelleşmesine ve geniş kitlelerin yoksullaşmasına neden olur. Muhafazakarlıkta, sermaye sahipleri toplumda söz sahibidirler. Zengin daha da zenginleşirken, yoksulların yararına politikalar uygulanmaz. Çünkü bu düzeni yürüten sermayedarlar kendi çıkarlarını katı bir şekilde korurlar. Toplumda var olan din, kültür, gelenek gibi kalıplaşmış değerlerden ve ekonomik düzenin devamından yana olan tutuculuk ön plandadır, muhafazakarlıkta... Yenilenmeye ve yenileşmeye kapılar kapalıdır. İlerleme ve gelişme istenmez. Savunulan değerler özellikle tabu olanlardan seçilir ve geniş kitlelerin desteğinin alınması sağlanır. Faşizmde ise muhafazakarlık artmış, sorgulamadan savunulan değerlerin peşinden gitmek noktasına varmıştır. Lider sultası vardır ve onun emri kayıtsız şartsız yerine getirilir. Yani lider başattır, kutsaldır. Öyle ki herkesin yerine en iyi düşünür ve en iyisini yapar mantığı hakimdir. Değerlere gereğinden fazla bağlılık göstererek, kendini ve savunduğu değerleri en üstün görme sanrısı oluşur.  Dil, din, ırk ve yaşamdaki her türlü kültürel ve sosyal kavramlara aşırı bağlılık saplantı haline gelir ve onlara karşı hiçbir eleştiriye meydan verilmez, tahammül edilmez. Bu sistem sağcılığın en aşırısıdır.

Merkez Sol ile Merkez Sağ arasında siyaset uygulamaları açısından çok az farklar vardır. Solculuk, Merkez Soldan sonra Sosyal Demokrasiye evrilmiştir. Sosyal Demokraside esas olan, zengin-fakir ayrımının ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal sınıflaşmanın, sosyal tabakalaşmanın olmadığı, eşitlikçi bir toplum modelini öneren Sosyal Demokrasi öncelikle emekçilerin, işçilerin ve köylülerin çıkarlarını korur. Bu sisteme göre çalışanlar, emeklerinin karşılığını tam olarak almalıdırlar. Sosyal Demokrasinin daha solunda yer alan Sosyalizmde, toplumsal refahın devlet tarafından getirileceği ve üretim araçlarının hakimiyetinin toplumlara ait olduğu savunulur. İşçi ve sendikalar özellikle yönetime katılır ve şahsi girişimcilik devletin gözetimi altında tutulur. Bu sistemde sosyal mülkiyet ve kooperatif işletmeleri yaygındır. En solda yer alan Komünizm ise üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal sistemdir. Toplumda zengin ve fakir ayrımı ortadan kaldırılmaktadır. Ancak buna karşın, toplumdaki sosyal ve kültürel değerler yok sayılmaktadır. Bu sistem de solculuğun en aşırısıdır.

Ülkemizde durum nedir?

Bu yukarıda saydığımız olgular, genel itibarıyla gelişmiş batı ülkelerinde yaşanılmış tarihi süreçte ortaya çıkmış politik dünya görüşlerinin önerdiği idari ve sosyal düzenler olarak karşımıza çıkarlar. Ülkemizde bu dünya görüşlerini toplumumuza örneklemeden önce toplumun kültürel ve sosyal yapısını irdelemekte yarar var. Aslına bakıldığı zaman toplumumuzun homojen bir yapısının olmadığı görülür. Doğu ile batı arasında gelişmişlik bakımından büyük farklar olduğu gibi, kırsal kesim ile kentler arasında bile ekonomik yönden uçurum bulunmaktadır. Hatta öyle ki büyük kentlerin varoşları ile merkezi arasında bile bir uyum ve yakınlık bulmak zordur. Özellikle doğu ve güneydoğumuzda kanayan bir etnik yara; ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları ağırlaştırmaktadır. Büyük kentler ile batı ve güney kıyı bölgelerimizde genel olarak toplum dış etmenlere açık ve çağdaş değerlere daha yakınken, kısmen kuzey bölgeleri, iç ve doğu bölgelerimiz tamamen içe kapalı, geleneksel bir sosyal ve kültürel dokuya sahiptir. Bu birbirine benzemez, çok parçalı toplum yapısında, yukarıda bahsettiğimiz politik görüş ve sistemleri oturtmaya veya örtüştürmeye kalkışırsanız, haliyle her kesime tam olarak uymayacağını anlarsınız.

Bunun nedenleri arasında, sağcılık ve solculuk kavramlarının ülkemizde batıdakinden ayrı bir gelişim süreci göstermiş olmasını söyleyebiliriz. Elbette bu uyuşmazlığın nedenleri daha fazla ve daha çeşitlidir. Şimdiki sosyal ve ekonomik yapıya etki eden olgulardan birinin, öncelikle toplumdaki sınıfların tam oluşamamasından kaynaklı olduğunu düşünmeliyiz. Çünkü sanayi devrimini tamamlayamayan ülkemizde işçi sınıfı batıdaki anlamıyla teşekkül etmemiştir. Buna bağlı olarak kentleşme ve burjuvazi tekemmül edememiştir. Hal böyle olunca, solun en büyük tutamağı ve varlık nedeni olan güçler zayıf kalmıştır. Bu da ülkemizde solculuğun gelişmesini engellemiştir. Toplumumuzun şekillenmesindeki ana etken olan diğer bir olgu da din faktörüdür. Nitekim, Ortadoğu halklarından olmamız hasebiyle dinin toplumdaki hükümranlığı sosyal ve kültürel hayata büyük ölçüde yön vermektedir. İlaveten, Osmanlı’dan miras kalan kırsal ve köysel kültürel ve sosyal yapı ağırlığını koruyarak günümüze kadar süregelmiştir. Böylece toplum genel yapısı itibarıyla, tabiri caizse doğuştan muhafazakar kesim kategorisine girmektedir.

Bu açılardan bakıldığında, ekonomik olarak çok zayıf ve gelir dağılımında uçurumlar bulunan bir toplum yapısı, doğası itibarıyla sosyal politikalara ağırlık veren sol düşünce ve sistemlere rağbet etmesi gerekirken, din olgusu ve sanayileşmemiş bir toplum olarak tarihi sürecini tamamlayamadığından dolayı, muhafazakarlıkta ısrar etmektedir. Toplumun muhafazakar yapısı katılaştıkça kitleler yoksullaşmakta, ancak yoksullaşan kitleler durumlarına boyun eğip, dinin doğasına uygun olarak da dine daha çok sarılmaktadırlar. Bu sarmal her gittikçe kendini sıkmakta, bir çözümsüzlüğe doğru gitmektedir.

Toplumumuzun çok parçalı sosyal yapısı, politik görüşleri temsil eden partilerde de kendini göstermektedir. Ülkemizde bulunan büyük ve keza küçük partiler, batı dünyasında oluşan politik şablona motomot uymazlar. Ama genel karakterleri en azından hangi politik sistemi savunduklarını belli ederler.

Esasında 1946 yılından sonra çok partili sisteme geçmemizle birlikte partilerin çeşitlenmesiyle, batıda kabul edilen sağ ve sol kavramları ülkemize de girmiş oldu. Ondan önceki tek parti CHP iktidarının devlet kurucu ve devrimci yapısını karakterize etmek istersek, o zamanki uluslar arası siyasal şartların da etkisiyle şekillenen bir Merkez Sol idare sistemi oluştuğunu görürüz. Zaten daha sonra CHP’nin Merkez Sol olarak tanımlanması da bunun bir göstergesidir.

Türkiye'de günümüze kadar 80'den fazla parti seçimlere katılmıştır. Bunların kiminin siyasi varlığı ortadan kalkmış, kimi de halen faaliyetini sürdürmektedir. Mevcut parlamento yapısında yüksek seçim barajı nedeniyle sadece 4 parti mecliste temsil imkanı bulurken, diğer partilerin siyasal görüşleri kendilerini temsil etme açısından demokrasiyle yönetildiğine inanılan bir sistemde sıkıntı yaşamaktadırlar. Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız sağcılık ve solculuk kavramlarını mevcut siyasal partilere uygulama işini okuyuculara bırakırken, ilk başta söylediğimiz gibi, en azından bireyin kendini ifade yöntemi olan parti seçiminin bir kez daha görüş, düşünce ve durumlarının yoklanarak yeniden düşünülmesi gerekliliğinin sorumlu ve bilinçli vatandaşlık görevi olduğunu hatırlatmak isteriz.


YAZARIN DİĞER YAZILARI


Masa Üstü Sürüme Geç