gulsehir.org.tr


Eller Uzaya Biz Hala Yaya

Tarih: 11-02-2015 00:39
1355 Okunma

Meşhur bir söz vardı bir zamanlar: Eller aya, biz yaya! Aya ilk ayak basılırken ülkemizin içinde bulunduğu durum ve seviyeyi anlatmak için söylenmiş bir sözdü. 1960'lı ve 1970'li yıllarda meşhur olan bu sözle, ülkemizin sadece teknolojik açıdan değil, aynı zamanda idari, mali, sınai, bilimsel ve diğer konulardaki geriliği vurgulanmış olunurdu. Aya ayak basılalı 45 yıl geçmiş olduğu halde hala aynı yerde olduğumuzu, bizim için anlamı gördüğümüzde sadece dua okuduğumuz bir kuyruklu yıldıza inen Avrupa Uzay Ajansına ait araç bizlere hatırlattı.

Avrupa Uzay Ajansının, Rus bilim insanları Çuryumov ve Gerasimenko'nun, aya ilk ayak basıldığı yıl 1969’da keşfettikleri kuyruklu yıldız üzerine indirdiği Philae adlı bu araç, dünyadaki yaşamın oluşumuna dair ipuçları arayacak. Philae'yi taşıyan uzay aracı Rosetta, 2 Mart 2004 tarihinde uzaya gönderilmiş ve dünya ile arasındaki mesafe 500 milyon kilometreden fazla olan kuyruklu yıldızın yörüngesine 10 yılda ulaşabilmişti.

500 milyon km uzaktan idare edilen insansız araç, inmesi hedeflenen yerin bir kilometre yakınına indirildi. Yani bu kadar uzak mesafeden hata payı sadece bir kilometre oldu. Aracın kuyruklu yıldızdan alacağı materyallerle bilim adamları, dünyamızın yaşam kökeni ile ilgili araştırmalar yapacak. Çünkü, dünyadaki yaşamın kuyruklu yıldızlardan dünyaya ulaşan maddelerle başladığına dair bilim adamlarının savları bulunuyor.

Bir milyar Euro harcayarak kuyruklu yıldıza uzay aracı gönderen ülkelere ilk itiraz ülkemizden geldi. Böylece insanlığın ilerlemede ve gelişmede atmış olduğu bu önemli adım, tarihimizin bazı sayfalarında sıkça tekerrür eden olayları ve terennüm edilen sözleri duymamıza vesile oldu. Cüppeli Hoca sanıyla maruf birisi, herhalde yaşamın kökeninin araştırılması zoruna gitmiş olacak, uzay araştırmalarına boşuna masraf yapıldığını söyleyerek, "Versinler bana 100 bin dolar her şeyi söyleyeyim" şeklinde konuşma yaptı. Bilimi yerden yere vuran Cübbeli Hoca, "Hala birinci kat semanın aşağısında olan gezegenler ve yıldızlar hakkında 'Mars'ta su var mı? Et var mı-but var mı' manyak manyak işler… Ben sana söyleyeyim, sen oraya çıkamadan dünya kopacak." diyerek, yobazlığın son örneğini vermiş oldu. Sahte hoca ve din tüccarları foyalarının ortaya çıkmasından çekinerek her zaman ilerlemenin ve gelişmenin karşısında olmuşlar, bilimi kendi çıkarlarının önünde bir engel olarak görmüşlerdir. Bu söylediğimize tabii ki aydın din adamları dahil değildir. Gerçek din adamları, bilime ve ilerlemeye hiçbir zaman karşı olamazlar. Kuranı Kerim'in ilk emri "Oku" derken ve Yüce Peygamberimiz "Beşikten mezara kadar bilim öğreniniz" diye yol gösterirken, dinimizin bilimi ve ilerlemeyi reddetmesi mümkün müdür? Zaten bilimi rehber edindiği dönemde İslamiyet, tarihinin en parlak çağını yaşamamış mıdır?

Din ve bilim, ayrı kulvarlarda kendini gösteren iki alandır. Dayanakları ve metotları farklı farklıdır. Biri insanın inanç ve imanından, maneviyatından güç alırken, diğeri maddeyi inceler, sonuçlarını insanlığın hizmetine sunar. İnsanlığın ve uygarlığın ilerlemesinde ve gelişmesinde ana dinamik bilimdir. Eğer bilim diye bir olgu olmasaydı, insanlar teknolojiyi yaşamlarına uygulayabilirler miydi?! Konfor ve rahatlık içinde yaşayabilirler miydi?

Nitekim laiklik, Avrupa'da Engizisyon mahkemelerinin zulmü sonrasında din ve bilimin birbirinin alanına tecavüzünü önlemek için ortaya çıkmış, Fransız Devrimiyle birlikte 18. yüzyıldan itibaren devlet ve toplumda benimsenmeye başlamış bir kavramdır. Avrupa'da yobazlığa bir örnek olarak, 16. yüzyılın sonunda yaşayan İtalyan bilgini Giordano Bruno'yu verebiliriz.  1600 yılında Roma Katolik Kilisesinin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp dini sapkın ilan edilen bu bilim adamı, Roma'da diri diri yakılarak idam edilmiştir.

Bizim tarihimizde de buna benzer olaylar çoktur. En başta, bilgiyi derleyen ve toplumda hızla yaydığı kabul edilen matbaayı Osmanlıya getiren hemşehrimiz Damat İbrahim Paşanın (1660-1730) yobaz Patrona Halil ayaklanmasıyla parçalanarak öldürülmesini söyleyebiliriz. Ya da astronomi ve matematik bilgini olan Takiyüddin Efendiyi (1526-1585) zikredebiliriz. Padişah 3. Murat döneminde (1574-1595) İstanbul’a gelen ve müneccimbaşılık görevine atanan Takiyüddin Efendi, Osmanlının ilk gözlemevini (rasathane) Tophane'de açmıştır. Emrinde 15 kadar bilim adamı olan, çağının en ileri araç ve gereçlerini kullanarak gökyüzünün sırlarını çözmeye çalışan Takiyüddin Efendinin önüne engel olarak ne yazık ki yine yobazlık çıkar.

11 Kasım 1577 tarihinde, belki de şimdi Avrupalıların uzay aracı gönderdiği kuyruklu yıldızdır, İstanbul semalarında görülmüştü. Halkta heyecan ve korku yaratan bu kuyruklu yıldız bir ay boyunca her gece izlendi. Kuyruklu yıldızdan sonra İstanbul’da önce veba salgını başladı. Sonra da aynı yıl deprem meydana geldi. Böylece halkın hurafeleri kulaktan kulağa yayıldı. Felaketin nedeni olarak rasathane gösteriliyor, orada meleklerin bacaklarına bakıldığı söyleniyordu. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemseddin Efendi, saray kadınlarının da desteğini alıp, padişahı rasathanenin "günah" olduğuna inandırdı. Şeyhülislam Kadızade, Padişah’a yolladığı mektupta "rasat icrasının" yani gözlem yapılmasının, Eflak’ın (evrenin, Allah’ın) sırlarını öğrenmeye teşebbüs mahiyetinde bir küstahlık olduğunu, ihdas eden (gözlemevi kuran) devletlerin zeval bulduğunu (yıkıldığını) bildirdi. Padişah 3. Murat, 1580 yılında Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya bir hattı hümayun göndererek gözlemevinin yıkılmasını emretti. Kılıç Ali Paşa, gemileriyle bir gece Tophane önüne gelip rasathaneyi toplarla yerle bir etti.

Böylece Osmanlıdaki iki ilerleme hamlesi, halkın ve devletin içindeki yobaz düşüncelerle akamete uğramış oldu. İşte bu tür kazalara meydan vermemek için din ile bilimin kesişmemesi gerekir. Büyük Atatürk de bu durumu görerek, laikliği, ülkemize, Avrupa kadar diyet ödetmeden getirmiştir. O, laiklik konusunda şöyle diyor: "Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile, gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamazlar. Türkiye Cumhuriyetinde her yetişkin, dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Akıl, mantık, ilim, gelişme, dinamizm ve vicdan hürriyeti temellerine dayanan, evrensel olan ve çağdaşlaşmayla çatışmayan İslam dini ile laiklik arasında bir zıddiyet, aykırılık söz konusu olmadığı gibi, tam bir uygunluk da vardır. Laiklik, dine saygıya ve gerçek dindarlığın gelişmesine imkan sağladığı gibi, dinin siyaset alanında istismarına karşı da bir güvencedir."

Büyük Atatürk yobazlığa, taassuba, hurafeye, safsataya ve dinin politik istismarına ve dini, toplumu sömürme aracı gören din bezirganlarına hep karşı çıkmıştır. Ayrıca gerçek din adamı ile diğerlerini şöyle ayırıyor: "Efendiler! Bir fikri daha tashih etmek isterim. Milletimizin içinde hakiki ulema, ulemamız içinde, milletimizin bihakkın iftihar edebileceği alimlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil, ilmi kisve altında ilmi hakikatlerden uzak, lüzumu kadar teallüm edememiş, ilim yolunda layıkı kadar ilerleyememiş, hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız. Seyahatlerimde bir çok hakiki münevver ulemamızla temas ettim. Onları en yeni ilmi terbiye almış, sanki Avrupa’da tahsil etmiş bir seviyede gördüm. İslamiyetin hakikatlerine ve ruhuna vakıf olan alimlerimizin hepsi bu kemal mertebesindedir."


YAZARIN DİĞER YAZILARI


Masa Üstü Sürüme Geç