gulsehir.org.tr


Bilim, İlim ve Filim

Tarih: 25-10-2016 10:20
1648 Okunma

İslam dünyasının 500 yıldaki bilime katkısını sorgulayan Prof. Dr. Aziz Sancar, biyokimyager ve moleküler biyolog alanındaki bir bilim insanıdır. 1997 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Karolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümünde Profesör olarak görev yapmaktadır. ABD Ulusal Bilimler Akademisine seçilen ilk ABD'li Türk olarak tanınır. Hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır.

Prof. Dr. Aziz Sancar, Anıtkabir'i ziyaret ederek Nobel Ödülü ile Madalya ve Sertifikasını, Anıtkabir'de sergilenmek üzere Büyük Atatürk'e manen armağan etmiştir. Nobel’den aldığı yaklaşık 3 milyon liralık para ödülünü de, çalıştığı üniversite yakınında bulunan ve kendisinin kurduğu Türk Evi isimli öğrenci yurduna bağışlamıştır. 

Sözcü Gazetesine verdiği röportajında, 40 yıldır bilime ve insanlığa hizmet ettiğini anlatan Prof. Dr. Aziz Sancar, “Atatürk ve Cumhuriyet'in bilimsel devrimlerine çok şey borçluyum. Ailemden büyük destek gördüm ve Türkiye'de harika öğretmenlerden çok iyi bir eğitim aldım. Bu ödül gökten inmiş bir ödül değildir, çok çalışmanın ve iyi eğitimin sonucudur. Nobel hem benim hem de Türk milleti için büyük bir ilham kaynağı oldu. Ödülü kazandığımı sabaha karşı gelen bir telefonla öğrendim. Bu uzun bir süreçti. Hayatımda verdiğim en güzel ders Nobel heyetine verdiğim ders oldu. Bu derste hem ülkemi hem de çalışmalarımı en iyi şekilde temsil ettim” dedi.

Bu değerli bilim adamı ülkemize ilericiliğin, gelişmenin ve kalkınmanın lokomotifinin bilim olduğunu bir kez daha hatırlattı. Ancak toplumumuzun gericiliği ve cehaleti yücelttiği bir dönemde onun bu büyük başarısından ne kadar bir pay alınır, bu kuşkuludur. Prof. Dr. Aziz Sancar vesilesiyle coğrafyamızın ve kültürümüzün bilim geçmişini yeniden irdeleyelim.

Bilim nedir?

Bilim fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler (deney, düşünce ve/veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür. Bilim ve dolayısıyla teknoloji, insanların daha iyi yaşam koşullarına kavuşmasına, bilinmeyen olguları bulmasına ve yeni şeyler öğrenmesine önayak olmuştur. Tüm bilim dalları evrenin bir bölümünü kendine konu olarak seçer, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışır. Bilim, her aşamada sanat ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat koşullarını iyileştirmek için yapılan çalışmaların bütünüdür. Wikipedide bilimin tarifi böyle. Bu tariften yola çıkarsak son 500 yılımızda bu tarife uyan ne gibi sonuçlar almışız, acı bir şekilde kendimizi yoklayalım. 

Bilimin Yuvası Olması Gereken Üniversiteler

Pozitif bilimin yuvası olan ilk üniversiteler Avrupa'da 1088 yılında İtalya-Bologna'da, 1150 yılında Paris'te ve 1167 yılında Oxford'da kurulmuş. Modern üniversitenin ilk örneği de 1810 yılında Wilhelm von Humboldt tarafından kurulan Berlin Üniversitesidir. Bize bakalım: İlk üniversitemiz, 1863’te kurulan Dârülfünunla başlasa bile modern anlamda burasının 1933’te İstanbul Üniversitesi olarak yeniden düzenlenmesi ile cumhuriyet devrine rastlar. Ankara'da kurulan fakülteleri saymazsak 1944'te İstanbul Teknik üniversitesi kuruldu. 

Medrese eğitimi bilim değildir. Bilim dogmatik değil, deneysel ve gözlemlenebilir olmalıdır. Ve aynı zamanda sabit değil, değişkendir. Kanıtlanabilir olduğu sürece yenilenebilir veya bilgilerimiz yenilendikçe bildiğimiz değişebilir. 

Yakılan Bilim Adamı

Tarih boyunca bilim, dinin baskısı altında olmuştur. Orta Çağı yaşayan Avrupa Rönesanstan sonra bilimde atılım yapmış ve günümüzdeki uygarlığa kavuşmuştur. Bu rönesansı gerçekleştiremeyen İslam ülkeleri yüzyıllardır hep boşa kürek çekmiş, hep Avrupa'nın gerisinde kalmıştır.  Tabii, Avrupalılar da skolastik düşünceden seküler düşünceye kolay geçmemiştir. Orta Çağın Engizisyon mahkemelerinde niceleri suçlanmış, ceza almış, yakılmıştır. İtalyan düşünür Bruno, evrende başka gezegenler olduğunu söylediği için yapılan işkencelerden sonra kazığa bağlanıp diri diri yakılmıştır. Kilisenin görüşlerine aykırı olduğu için, dünyanın döndüğünü söyleyen Galileo da verilen cezadan kurtulmak için iddiasından vazgeçmiş, ancak şunu da söylemeden edememiştir: "Biz ne dersek diyelim, dünya yine de dönüyor."

Osmanlıda da durum farklı değildir. Dine karşı olan herşey küfür sayılıyordu.  Hezarfen Ahmet Çelebi sistematik bilim yapmadığı halde sırf kanat takıp Galata kulesinden uçtuğu için "Bu adam pek korkulacak bir adamdır. Her ne murat ederse, elinden geliyor. Böyle kimselerin bekası caiz değil" denilerek Cezayir'e sürülmüştür. 

"Meleklerin Bacaklarını Gözlüyorlar"

16. yüzyılda yaşamış olan Takiyüddin Mengüberdi’nin kurduğu rasathane, "Takiyüddin ve adamlarının meleklerin bacaklarını gözlediği" iddia edilerek ve Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemseddin Efendinin "Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça öğrenmeye cüret edilmiştir" fetvası ile donanma tarafından top atışları ile yerle bir edilmiştir. 

O zamanki Osmanlının bilim ve teknolojisi, Avrupa'dan alınan teknoloji ile astroloji falı açtırıp geleceğe yönelik tahminlerde bulunarak müneccimlik yapmak ve namaz saatlerini ayarlamaktır. Zaten bilim üretiminin olmazsa olmazı yazılı ürünler bile Osmanlıda dinsel metinlerin dışına çıkamıyordu. 

İlk Batılılaşma Çabaları

Avrupa'da 1440 yılında Gutenberg tarafından bulunan matbaa bilginin hızla çoğalmasını ve yaygınlaşmasını sağladı. Bunu gören değerli devlet adamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa matbaanın Osmanlıya gelmesi için çabaladı. Ancak onun kendi zamanının ilerici hamleleri hayatına mal oldu ve isyancı yobazlar tarafından parçalanarak öldürüldü. Matbaanın Osmanlıda kullanılmasına kadar 300 yıllık bir zaman farkı olmasına rağmen yaygınlaşması cumhuriyet döneminde olacaktır. 

Bu açılardan baktığımızda bizleri hala bilimden uzaklaştırmaya, uzak tutmaya çalışanlar ortalıkta cirit atmaktadır. Bunların amaçlarının bilimle sulandırılmış bir ilim değil, filim olduğu pek açık görülüyor. Bunların yine Avrupa'dan 300 yıl geride, yine bilim ve teknoloji üretemeyen, yine Avrupa'nın pazarı bir memleket arzuladıkları, böylece Türkiye'yi emperyalist ülkelerin güdümüne sokmak hevesinde oldukları anlaşılıyor. Bu tuzağa düşmemeliyiz.

Allah'ın Şaşkın Kulları

18. yüzyılda yaşayan Aşık Dertli'nin şu dizesinde milli sazımızın teli için bile Avrupa'ya muhtaç olduğumuz görülünce, o zamandan bu zamana pek birşeylerin değişmediğini esefle öğreniyoruz: 

"Venedik'ten gelir teli/
Ardıç ağacından kolu/
Be Allah'ın şaşkın kulu/
Şeytan bunun neresinde"

Aslında Prof. Dr. Aziz Sancar'ın Türkiye'de bilim yaparken Nobel ödülünü kazanmamasına hayıflanmamız gerekir. Normalde, ülkemizde onun gibilerinin artmasının beklentisi içinde olmamız yurtseverlik duygularımızın ön koşuludur. Ülkemizden kaçırdığımız pırıl pırıl beyinler azaldıkça, örümcek beyinlerin sayısal oranı artacaktır. Ne yazık ki ülkemizden gelişmiş ülkelere olan beyin göçünü engellemek, ülkemizin içinde bulunduğu eğitim sistemiyle ve siyasi konjonktür ile imkansızdır. Hele zihniyete ise söylenecek söz bulunmaz.


YAZARIN DİĞER YAZILARI


Masa Üstü Sürüme Geç